Bilgi Diyarı

Aşağıdaki Kutu ile Sonsuz Bilgi Diyarı'nda İstediğinizi Arayabilirsiniz...

Dışavurumculuk

  • Okunma : 29

20. yüzyılın ilk çeyreğinde, Orta Avrupa’da gelişen bir sanat akımıdır. Fransızca karşılığı ile Ekspresyonizm diye de anılır. Doğanın ve toplumun nesnel bir yaklaşımla betimlenmesine karşı çıkan Dışavurumcular, öznelliği ve sanatçının iç dünyasının dışavurulmasmı yüceltmişlerdir. Özellikle Almanya’da, tüm sanat dallarında etkili olan Dışavurumculuk, yerleşik biçim ve anlayışları yıkmaya çalışmıştır. İmparatorluk, ordu, okul ve ataerkil aile gibi kurumların nüfuzunu kırmayı amaçlayan Dışavurumcular, toplumun dışladığı insanlardan yana çıkmışlar; daha da ileri giderek yeni bir toplumsal düzenin ve yeni bir insan tipinin oluşturulmasına öncülük etme görevini üstlenmişlerdir.

    Dışavurumcular’ı, aynı görüşü paylaşmakla birlikte her ülkede, aynı teknikleri kullanan ya da belli bir programı uygulayan bir sanatçılar topluluğu olarak düşünmek yanlış olur. Dışavurumculuk’u benimseyen sanatçıların bu akımı değişik biçimlerde yorumladıkları, değişik ürünler verdikleri bilinmektedir.

    Romantizm’den olduğu kadar Simgecilik’ ten de etkilenmiş olan Dışavurumcular, İzlenimcilik ve Doğalcılık’a karşı çıkmışlardır. Özellikle plastik sanatlarda kendini duyuran Dışavurumculuk’un özünü, insan yaşamının ve insanla dünya arasındaki ilişkinin en güç, en kaygılı ve en trajik yanı oluşturur.

    Daha 19. yüzyılın sonlarında Van Gogh. Edvard Munch, James Ensor, ToulouseLautrec gibi ressamların yapıtlarında belirmeye başlayan Dışavurumculuk, 20. yüzyılın başlarında Almanya’da, bir düşünce ve sanat hareketi niteliği kazandı. 1905’te Kirchner, Heckel, Schmidt-Rottluff, Pechstein, Mueller ve Nolde adlı ressamlar, Dresden’de Die Brücke (“Köprü”) adlı bir sanatçı topluluğu kurdular. Bu tarih, Dışavurumculuk’un başlangıcı kabul edilir. Bu topluluk, daha sonra Berlin’de etkinlik gösterdi. Die Brücke sanatçılarının resimlerinde ve tahta üzerine gravürlerinde dikkat çeken özellikler, gerçeğe uygun düşmeyen renkler, çarpıcı bir biçimde verilmiş insan yüzleri ve görünümlerdir. Lehmbruck ve Barlach’ın heykellerinde de bu özellikler vardır. Herwarth Walden’in 1910’da Berlin’de kurduğu Der Sturm (“Fırtına”) adlı sanat dergisi ve galerisi, Dışavurumculuğun bu kentte iyice yaygınlaşmasına yol açtı. Wassily Kandinsky, Franz Marc, August Macke, Alexey von Jawlensky gibi M ünih’ te yaşayan ressamların kurduğu Der Blaue Reiter (“Mavi Atlı”) adlı topluluk, Die Brücke sanatçılarının kullandığı renklere benzer renkler kullandı, ama daha az akılcı ve daha az kötümser bir tutumu benimsedi. Çok geçmeden de soyut araştırmalara yöneldi. Avusturya’da Egon Schiele ve Oskar Kokoschka Dışavurumcu yapıtlar verirken, Fransa’da bu akımın başlıca temsilcisi Georges Rouault oldu.

    I. Dünya Savaşı sırasında Kirchner, Kokoschka gibi birkaç sanatçının sürdürdüğü Dışavurumculuk’un yerini, bu yıllarda Dadacılık ile Otto Dix ve George Grosz’un temsil ettikleri Yeni Nesnelcilik aldı. Savaş yıllarında Belçika’da Permeke, Van den Berghe, De Smet gibi bir grup sanatçının geliştirmeye başladığı Flaman Dışavurumculuk’u, savaştan sonra da sürdü. Kübizm’in sağlamlık ve tutarlılık anlayışından etkilenen bu sanatçılar, savaş öncesinde varlık gösteren LaethemSaint-Martin grubunun uzantısı gibidirler. Hollanda’da da Le Fauconnier ile Sluyters ve Gestel’in çevresinde, Dışavurumcu bir hareket doğdu. Meksika’da Rivera, Siqueiros, Orozco ve Tam ayo’nun, Brezilya’da ise Portinari ve Segal’ın temsil ettiği 1920-30 Dışavurumculuk’u, daha çok duvar resimlerine ağırlık vererek toplumsal ve devrimci temaları işledi.

    II. Dünya Savaşı’ndan sonra, eski ve yeni birçok eğilim ve anlayışın çeşitli yönleri birleşerek yeni bir Dışavurumculuk ortaya çıktı. 1940’ların başlarında ABD’de doğan ve 1950’lerde olgunlaşan Soyut Dışavurumculuk Kübizm’in son dönem ürünlerinden olduğu kadar, Gerçeküstücülük’ten de etkilenerek, gereçleri ve teknikleri yeni bir anlayışla ele aldı. Sanatçının içinde birikmiş tüm güçlerin dışavurulmasını öngören bu anlayış, resme ve doğuştan yaratıcılığa öncelik tanıdı. Bu anlayıştaki ressamların yapıtları, birer Action Painting (Hareketli Soyut) olarak nitelendi. Soyut Dışavurumculuğun başlıca temsilcileri, Gorky başta olmak üzere, De Kooning, Kline, Motherwell, Guston ve Pollock’tur. Bu ressamlar, tuval üzerindeki herhangi bir bölgeyi ya da noktayı merkez sayan anlayışa karşı çıktılar; tuvalin her yanını eşdeğer tutarak, derinliği olmayan yeni bir mekân anlayışı getirdiler.

    Dışavurumcu ressamların etkisiyle, dış gerçekliğin dolaysız olarak yansıtılmasından kaçınma ve dünyaya, tümüyle kişisel, öznel bir açıdan bakma eğilimi edebiyatçılar arasında da etkili oldu. Bunun sonucu olarak, biçim, imgeler, sözdizimi, noktalama gibi öğeler ikinci plana itildi; öncelik dışavuruma verildi ve her şey ona göre belirlendi. Dışavurumcu yazarlar, biçim kurallarını yıkmaya çalıştılar. Dışavurumculuk, tiyatroda, varlıklı ve kurulu düzen içinde yaşayan kesimleri oldukça sert eleştiren Strindberg ve Wedekind’in yapıtlarıyla sürdü.

    Dışavurumculuk, I. Dünya Savaşı’nın ardından sinemada da etkisini göstermeye başladı. Dışavurumcu sinemada, kişilerin ruh durumları, biçimsel simgelerle belirtilmeye çalışıldı. Bu yüzden de dekorlar ve ışık oyunları büyük önem kazandı. Başlıca Dışavurumcu yönetmenlerin en önemli filmleri şunlardır: Robert Wiene’in Das Kabinett des Dr. Caligari (1919; “Dr. Caligari’nin Odası”), Paul W egener’in Golem (1920), Fritz Lang’ın Dr. Mabuse, der Spieler (1922, “Kumarbaz Dr. M abuse”), F. W. Murnau’nun Nosferatu (1922) ve Paul Leni’nin Mumyalar Müzesi (Das Wachsfigurenkabinette\ 1924).

    Arnold Schönberg, Alban Berg ve Anton von Webern başta olmak üzere, bestecilerden de Dışavurumculuk'a katılanlar oldu. Müzikte Dışavurumculuk, yoğun biçimde yarım tonluk aralıkların ve hiçbir kural gözetilmeksizin üst üste bindirilmiş seslerin kullanılmasıyla kendini belli eder.