Bilgi Diyarı

Aşağıdaki Kutu ile Sonsuz Bilgi Diyarı'nda İstediğinizi Arayabilirsiniz...

Efsane Ve Mitler

  • Okunma : 32

Eski Yunan dilinde “söylenen ya da duyulan söz” anlamında kullanılan “mitos” sözcüğünden gelen mit, masal, efsane, öykü anlamını taşır. İlkel insanlarla ilgili araştırmalardan öğrendiğimize göre, atalarımız beklentilerinin gerçekleşmesi için, bunlar sanki olmuş gibi bazı davranışlarda bulunurlardı. Örneğin yağmur yağsın diye toprağa su dökerler ya da korktukları ve ölmesini istedikleri yabanıl hayvanların ve düşmanlarının ok ve mızraklar saplanmış resimlerini çizerlerdi. Yanan bir tekerleği yerde yuvarlamakla Ay ve Güneş’in yeniden doğmasını sağladıklarına inanırlardı. Zamanla birçok insanın katılmasıyla daha uzun ve karmaşık öyküler doğdu. Bazı kadın ve erkekler öyküyü canlandırmak için maskeler takarken bazıları da davul çalarak açıklamalar yapardı. Kral Güneş’i, kraliçe de Dünya’yı ya da Ay’ı canlandırır, Güneş’in Dünya’yı karanlıktan ve ölümden kurtarışı sahnelenirdi. Giderek bu oyunlardaki törensel nitelik unutuldu, öyküleri halk ozanları anlatmaya başladı. O çağlarda bu ozanlar kralın ve halkın gözünde çok saygın kişilerdi.

    Efsane sözcüğü ise çok sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Aslında Farsça’da masal ve söylence anlamına gelen bu sözcük Türkçe'de biraz anlam değişikliğine uğrayarak doğaüstü olaylara ilişkin söylenceler karşılığı olarak kullanılmaktadır. Zamanla mitlerle efsaneler karıştı. Yeryüzündeki çeşitli efsanelerin toparlanıp derlenmesi ve yazıya dökülmesi sonucu önemli bir kaynak ortaya çıkmış oldu. Mitoloji adı verilen bu kaynak Anadolu, Mezopotamya, Girit, Fenike, Mısır ve benzeri uygarlıkların sözlü geleneklerinden doğan evrensel bir bütündür.

    Eski Yunanlılar, gökyüzünde atlı arabasını süren Güneş tanrısı Helios’un öyküsünü anlatırlardı. Eski Çinliler de Güneş'in bir atlı araba sürdüğünü sanırlardı. Oysa Meksika’da yaşamış olan Aztekler’in bu konudaki öyküleri daha değişikti: Nanahuatzin adlı bir tanrının Dünya’ya ışık getirebilmek için kendisini ateşe atarak kurban ettiğini ve böylece Güneş’e dönüştüğünü söylerlerdi: Güneş'in sabit bir yerde durmasını engellemek, gökyüzünde hareket etmesini sağlamak için ise tüm öteki tanrılar kendilerini kurban etmişlerdi. Eski Mısırlılar gökyüzünü bir okyanus olarak düşünürlerdi. Güneş her sabah bir yelkenliyle bu okyanusu aşar, akşamları bindiği bir başka yelkenliyle geri dönerdi.

    Arkeologlar eski kent kalıntılarını ortaya çıkararak ilk insanların kullandığı eşyaları inceledikçe, çeşitli mitolojilerle ilgili daha çok bilgi sağlanıyor. Böylece Güney Avrupa’daki mağara adamlarının, Batı Avrupa ve İngiltere’deki Keltler’in, Doğu Akdeniz’deki Sümerler’in, Hititler ve Babilliler’in zengin mitolojileri olduğunu artık biliyoruz. Arkeologların çalışmaları, Orta ve Güney Amerika’daki Amerika Yerlileri’nin kurdukları birçok büyük uygarlığın aydınlanmasına da katkıda bulundu.

    Bazı bilim adamlarına göre ilk efsaneler tanrılara inançtan değil, her nesnede var olduğu sanılan sihirli ruhlardan kaynaklandı. İnsanlar daha sonra tanrıları kendilerine benzeyen varlıklar olarak düşünmeye başladılar. İlk tanrılar, büyük bir olasılıkla, gök gürültüsü ve şimşek gibi insanların anlayamadıkları ve bu yüzden korktukları doğa olaylarıydı. Bu büyük güçler, kendisini kızdıranları uyaran ve bazen de öldüren öfkeli tanrılar olarak açıklanıyordu. Belki de Yunan, Roma ve İskandinav mitolojilerinde en güçlü tanrının gök tanrısı olması bu yüzdendir.

    Tüm mitolojilerde öfkeli tanrı öykülerine rastlanır. Denizde kopan korkunç bir fırtına Yunanlılar’ın deniz tanrısı Poseidon’un öfkelendiğini düşünmelerine yol açardı. En önemli tanrılar insanların yiyecek bulmalarına yardım eden tanrılardı. Topraktan iyi ürün alınmış, bol balık tutulmuş, başarılı bir av gerçekleştirilmişse bazı tanrıların kendilerine yardım ettiğine inanırlardı.

Yaradılış Efsaneleri

Dünyanın nasıl oluştuğu, insan soyunun n ereden geldiği gibi soruları yanıtlamaya çalışan öykülere yaradılış efsaneleri denir. Bunlar değişik mitolojilerde büyük farklılıklar gösterir. Örneğin İÖ yaklaşık 700'de yazılmış bir Hint efsanesine göre evren ilk önce erkek biçiminde ortaya çıkmış, ama yalnızlık duyduğu için ikiye bölünmüş, bir kadın ve bir erkek olmuş, onların birleşmesinden de insan soyu doğmuştur. Daha sonra bunlar sırayla inek ve öküz, koyun ve koç, kısrak ve at gibi çeşitli hayvanların biçimini alarak ilk hayvan çiftlerinden bütün hayvan türlerinin doğmasını sağlamışlar. Öte yandan Akdeniz’in doğu kıyılarında yaşayan Sümerler (yaklaşık İÖ 3000’de) insanın yaradılışıyla ilgili daha değişik bir söylenceye inanıyorlardı. Su tanrısı Ea, yaşlı su annesi Nammu’ya çamurdan yumrular hazırlayıp bunlardan kadın ve erkek figürleri yapmasını söylemişti. Nammu, tanrıya kul olsunlar diye çeşit çeşit kadın ve erkekler yaptı. Sonra Enki ve Enki’nin karısı olan Yer tanrıçası bir yarışma yaptılar. Her biri, öbürünün yer ve iş bulamayacağı bir sürü insan yarattı. Sonuçta her ikisi de bin bir çeşit çirkin ve sakat insan ortaya çıkardı. Sümerler bazı insanların kusurlu oluşunu böyle açıkladılar.

    Kuzey Avrupa’nın soğuk ikliminde yaşayan insanların yeryüzünde var olan ilk şeyin sis olduğunu düşünmeleri doğaldı. Sis 12 ırmaktan akmış ve dünyanın sonsuz boşluğunu buz katmanlarıyla doldurarak donmuştu. Sonra güneyden gelen ılık bir rüzgâr buzları eritti. Yükselen buhar bulutlarından iki yaratık çıktı: Ayaz devi Aurgelmir ile inek Audumla. Audumla buzdan sisi yalayarak beslendi; buzu yaladıkça adama benzeyen bir şekil ortaya çıktı. Bu, ilk tanrı Buri’ydi. Oğlu Bor’un üç oğlu vardı: Odin, Vili ve Ve. Bu üç oğul Ymir’i öldürdü ve onun vücudundan evrende ne varsa hepsini yaratmayı başardı. Kaşlarından, insan soyunun yaşayacağı yer olan Midgard yaratıldı. Sonra Odin bir dişbudak ağacından ilk adamı, bir karaağaçtan da ilk kadını yaptı.

Yunan Efsane ve Mitleri

Yunan mitolojisinde en önemli tanrı Zeus’tur. Dünyayı ve gökleri o yönetirdi. Erkek kardeşi Hades ölülerin dünyası yeraltım, öbür kardeşi Poseidon da denizi yönetiyordu. Zeus başlangıçta tanrıların kralı değildi. Yunanlılar onun kendinden önceki bir tanrının, Kronos’un oğlu olduğuna inanırlardı. Zeus babasını devirerek yerine geçmişti. Kronos ve kardeşlerine Titanlar denir. Ama Titanlar bile ilk tanrılar değildi. Kronos da, oğlu gibi, babası gök tanrısı Uranos’u devirerek başa geçmişti. Uranos ve karısı Gaia (yeryüzü tanrıçası) ilk tanrılardı.

    Olympos Dağı’nda yaşadıklarına inanıldığından, Zeus ile kardeşlerine ve onların tüm çocuklarına Olympos tanrıları dendi. Zeus, Hera ile evliydi. Oğullarından biri demirciler tanrısı Hephaistos’tu. Dağın altında, büyük bir mağarada yaşardı. Demir ocaklarından çıkan ateş ve dumanın volkanlara neden olduğu düşünülürdü. Zeus’un öbür çocuklarından bazıları, Apollon (güneş tanrısı), Artemis (ay tanrıçası), Athena (savaş ve akıl tanrıçası), Afrodit (güzellik tanrıçası), Ares (savaş tanrısı), Dionysos (şarap tanrısı) ve Hermes (tanrıların habercisi) idi.

    İlyada destanında tanrılarla ilgili birçok olay anlatılır. Eski Yunanlılar tanrıların insanların tüm davranışlarını yönettiklerine inanırlardı. İlyada aynı zamanda bu insanların tanrılarını kendileri gibi sandıklarını da gösterir: Kıskançlık duyarlar, kavga ederler ve birbirlerinden sır saklarlar. Eski Yunanlılar tanrıların sık sık normal insanlarla ilişki kurduklarına da inanırlardı. Bazı ünlü kahramanların bir tanrı ve bir ölümlüden doğduğu söylenirdi.

Romalıların Efsane ve Mitleri

Başlangıçta Romalılar’ın, Yunanlılar’da olduğu gibi ayrıntıyla düşünülmüş tanrı aileleri ve grupları yoktu. Doğadaki ve evlerin içindeki her şeyde yaşayan kutsal ruhlara inanırlardı. Örneğin tarımın her evresini yöneten ayrı bir kutsal ruh vardı. Biri toprağın sürülmesinden, öbürü ekimden, bir başkası hasattan sorumluydu. Her evdeki ocağı ve sahanlığı bir ruh korurdu.

    Romalılar Yunanlılar’la karşılaşıp Yunan tanrılarıyla ilgili ilginç efsaneleri öğrendikten sonra kendi kutsal ruhlarıyla bazı Yunan tanrıları arasında benzerlikler kurdular. Sonunda Romalılar da tanrılarına insan özellikleri verdiler ve Yunan tanrılarıyla ilgili birçok öyküyü kendilerine mal ettiler.

Mısır Mitolojisi

Eski Mısır tarihi boyunca tanrılarla ilgili inançlar birçok kez değişti. Her köyde ayrı bir yerel tanrıya inanılır, bazen bu tanrılardan birinin adı değiştirilerek başka bir köy ona tapmaya başlardı. Tanrıların görevlerinin değiştiği de olurdu. Mısır tarihi boyunca en ünlü tanrılar Osiris, karısı Isis ve oğulları Horus’ tur. Büyük İskender Mısır’ı ele geçirdikten sonra, bu tanrılara Yunanistan’da da tapılmaya başlandı.

    Mısırlılar Osiris’in öldükten sonra yeniden dirildiği inanandaydı. Bu nedenle insanların da öldükten sonra dirileceklerine inanırlar, ölüleri için görkemli mezarlar yaparlardı. Büyük piramitler güçlü kralları için yaptıkları mezarlardır. Her mezarın içinde yiyecek,
ev eşyası, giysi ve araç-gereç gibi, bir insanın ölümden sonraki yaşamda gereksinim duyacağına inanılan şeyler olurdu. Mezarlara sonradan canlanıp kralların hizmetini görecek ufak insan heykelcikleri koymayı da unutmuyorlardı.

İskandinav ve Alman Efsaneleri

Yaklaşık İS 1. yüzyılda Avrupa’nın kuzeyinde yaşayan Germenler tanrılarına, kutsal saydıkları korularda taparlardı. Bazı ağaçlarda tanrısal özellik bulunduğuna inanılırdı. Büyük dişbudak ağacı YggdrasiFin evreni taşıdığı söylenirdi. İskandinavyalılar birçok tanrıya tapıyorlardı. Ayrıca cinler, ayaz ve ateş devleri gibi tuhaf ve güçlü yaratıklara da inanıyorlardı. 

    Tanrıların kralı Odin tek gözlüydü. Öbür gözünü akıl çeşmesinden bir bardak su karşılığında vermişti. İskandinav tanrılarının en büyüğü ve güçlüsü Thor’du. Freyr çok sevilen ilkbahar tanrısıydı. Öbür önemli İskandinav tanrıları Odin’in karısı Frigg ile oğlu Balder’di. Bunlar arasında en tuhafı, durmadan tanrılara sataşan Loki’ydi.

Amerika Yerlilerinin Efsane ve Mitleri

16. yüzyılda İspanyollar Orta ve Güney Amerika’ya vardıkları zaman gelişkin Yerli uygarlıklarıyla karşılaştılar: Meksika’da Aztek ve Mayalar, Kolombiya’da Çipçalar ve Peru’da İnkalar vardı. Aztek ve Maya mitolojilerindeki bir öykü nedeniyle, Yerliler başlangıçta İspanyollar’ı çok dostça karşıladılar. Mayalar’ın Kukulcân, Aztekler’in Ouetzalcöatl adını verdikleri tanrının insanlara takvimi, tarım bilgisi ve astronomiyi öğrettiğine inanılırdı. Beyaz bir teni ve sakalı olan bu tanrı, doğuya yaptığı bir yolculuktan sonra ortadan kaybolmuştu. Ne var ki, giderken bir gün insan biçiminde geri döneceğini söylemişti. Aztekler, beyaz tenli ve sakallı İspanyol kâşif Hernân Cortes’i görünce, Quetzalcöatl’ın geri döndüğünü sanarak onu saygıyla karşıladılar.

    Öteki önemli Aztek tanrılarından biri Tezcatlipoco, öbürü ise çok uzun boyu ve büyük gücüyle Güneş’i temsil eden genç savaş tanrısı Huitzilopoçtli idi. Onu sağlıklı ve güçlü kılan besin insan kanıydı. Yakalanan düşmanların yürekleri ona sunulurdu.

    Güneş Peru’da yaşayan İnkalar için de önemliydi. Krallarının Güneş’ten geldiğine ve bu yüzden kutsal olduğuna inanıyorlardı. İnka İmparatorluğu’nun başkenti olan Cuzco aynı zamanda Güneş’in kutsal kentiydi. İnkalar’ın önemli yıldız, gezegen, deniz ve ay tanrıları da vardı.

    Aztek, Maya, Çipça ve İnkalar’ın yanı sıra Kuzey ve Güney Amerika Yerlileri dağınık kabileler halinde yaşarlardı. Tek bir büyük uygarlıkları ve gelişmiş mitolojileri yoktu. Genellikle bitki ve hayvanlarda bir çeşit sihirli ya da olağanüstü gücün yaşadığına inanırlardı. Bazı kabileler belirli bir hayvan türüyle özel bir akrabalıkları olduğuna inanır, bu yüzden hiçbir zaman o hayvanı avlamaz ya da etini yemezdi.

Hint Mitolojisi

Dünyadaki tüm mitolojiler içinde belki de en karmaşığı Hint mitolojisidir. Bunun nedenlerinden biri, Hint mitolojisinin çok eskilere dayanmasıdır. Hindular’ın en eski dinsel kitapları olan Rigveda'nin 3.000 yıldan daha eski olduğu sanılıyor. Bu eski kitabın bile, efsanelerin ortaya çıkışından çok sonra yazıldığı sanılmaktadır.

    Rigveda'yı açıklayan ilk düşünürler, kitabın tanrıları üç gruba ayırdığını söylemişlerdir: Gökyüzünde yaşayanlar; havada ama yeryüzüne yakın yaşayanlar ve yeryüzünde yaşayanlar. Yeryüzünde yaşayan en önemli tanrı, ateş tanrısı Agni’ydi. Fırtına tanrısı İndra havada, Güneş tanrısı Surya gökyüzünde yaşardı. Bir başka tanrı da gökyüzünün kendisi olan Dyaus’tu. Dyaus adı ile Yunan tanrısı Zeus’un adı arasında bir bağlantı vardır; Zeus gibi bu tanrı da tüm tanrıların babasıydı.

    Bu ilk tanrılardan en güçlüsü İndra’ydı. Yıldırımlar yağdırarak dağları devirir, dağların içindeki suları tutsak eden canavarı öldürürdü. Eski Hindular, bitkilerin büyümesini sağlayan yağmurları getiren ilk fırtınaları böyle açıklıyorlardı. Adama benzediği düşünülen İndra'nın tersine, Agni resimlerde çoğunlukla ateşe benzetilirdi. Üç bacağı ve yedi ışını vardı. Çok parlaktı, alev rengindeydi ve 1.000 gözüyle her yöne bakabilirdi.

    Sonraları Hint tanrılarının en önemlisi olan Vişnu ve Şiva bugün de Hindular’ın baş tanrılarıdır. Vişnu çoğu kez bir kartalın üzerinde uçan, dört kollu bir tanrı olarak gösterilir. Yeryüzünde değişik insan ve hayvan görünümlerinde belirdiğine inanılır.

    Vişnu gibi, Şiva da dört kolludur. Bazen tek, bazen üç, bazen de beş kafalı olarak gösterilir. İnsan kafataslarından oluşmuş bir zincir taşır. Şiva’nın dünyanın sonunu getireceği de söylenir; ama aynı zamanda bebekleri dünyaya getiren de odur. Bu ve başka birçok insan benzeri tanrının yanı sıra Hintliler bazı ırmak, kuyu, dağ, taş, ağaç ve hayvanların da tanrı olduğuna inanırlardı.

Uzakdoğu Efsane ve Mitleri

Çin, Kore ve Japon mitolojileri bir bakıma birbirlerine benzerlerse de, birçok farklılıkları da vardır. Eski Çinliler yeryüzünün karısı olan gökyüzünün dünyayı yönettiğine inanıyorlardı. Yeryüzünün yanı sıra, gökyüzünden daha aşağıda yaşayan öbür tanrı ve tanrıçalar da Ay’ı, Güneş’i, Jüpiter gezegenini, bilimi, rüzgârı, ateşi, bulutları ve ırmakları yönetiyorlardı. Ayrıca önemli işler başaran kadın ve erkekler de tanrılaşıyordu.

    Gerek Çinliler, gerek Koreliler atalarına taparlardı. Ölülerin yaşayanlara yardım edebileceklerine inanırlardı. Koreliler bundan başka doğaya da taparlardı. Krallığın kurucusu olan Güneş tanrısı Tangun’a dua ederlerdi.

    Japonlar da Güneş’in soyundan geldiklerine inanıyorlardı. Yaradılış efsanelerine göre, Dünya başlangıçta doğru düzgün biçimi olmayan bir kütleydi. Sonra, tanrı İzanagi ve tanrıça İzanami’ye sapı değerli taşlarla bezeli uzun bir mızrakla bu biçimsiz kütleyi karıştırma işi verildi. Onlar karıştırdıkça yoğunlaşan kütle bir ada biçimini alarak mızrağın ucundan düştü. İzanagi ile İzanami bu adanın üzerinde evlendiler ve pek çok çocukları oldu. İşte sekiz Japon adası, birçok tanrı, tanrıça ve bir de Güneş tanrıçası Amaterasu, İzanagi ve İzanami’nin çocuklarıdır. Efsaneye göre, Amaterasu’nun çocukları ve çocuklarının çocukları tanrı imparatorlar olduktan sonra, onların çocukları da insan imparatorlar dizisini oluşturdular.

Yakındoğu Efsane ve Mitleri

İnsanların bildiği ilk efsaneler bir olasılıkla Akdeniz’in doğusunda, Fırat ve Dicle ırmaklarının arasındaki bölgede ortaya çıktı. Bu bölgenin adı bilinen ilk krallığı olan Sümerler’in efsaneleri İÖ 3000’den daha eskilere dayanır. Sümerler’in birçok tanrıları vardı. Baş tanrıların her biri belli bir kentin tanrısıydı. Yunanlılar gibi Sümerler de kahramanlarının serüvenleriyle ilgili öyküler anlatırlardı. En büyük Sümer kahramanı Gılgamış’ın yiğitliklerini anlatan destansı bir şiir de vardır.

Kelt Efsane ve Mitleri

Avrupa’nın batısında yaşayan Keltler'in Yunanlılar ya da Babilliler gibi birleşik bir uygarlıkları yoktu. Binlerce kilometrekarelik araziye dağılmış kabileler halinde yaşarlardı. Böylece aynı soydan gelmekle birlikte bu kabilelerin birbirinden ayrı tanrı ve inançlarından doğan değişik efsaneleri oldu. Keltler efsanelerini yazıya geçirmediler. Bu insanlarla ilgili bilinen birçok şeyi, onlarla ilişkiye geçen Romalılar yazıya geçirmişlerdir.

    Baş tanrıya Galya (Güney Avrupa) Keltleri Cernunnos, İrlanda’daki Keltler ise Dağda dediler. Bu tanrının boynuzları vardı. Bazen içinden tohumların sel gibi aktığı bir çuval taşırdı. Bereket tanrısıydı ve yeraltında yaşadığı söylenirdi. Keltler yeraltında perilerin çok güzel sarayları olduğuna, iyi insanların ruhlarının oraya gittiğine inanırlardı.

    İrlanda folkloruna, Keltli atalarının tanrı ve tanrıçalarına ilişkin öykülerin kaynaklık ettiği sanılmaktadır.

Slav Efsane ve Mitleri

Avrupa’nın doğusuna yayılmış birçok ilkel Slav kabilesinin oluşturduğu ortak mitler ve efsaneler vardı. En önemli tanrılar fırtına tanrısı Perun, gök tanrısı Svarog ve Güneş tanrısı Dazbog’du. Slavlar yaşamda iyilikleri tanrıların, kötülükleri ise kara tanrıların, kurt adamların ve vampirlerin getirdiklerine inanırlardı.

Bugünkü Efsane ve Mitler

Günümüzde eski tanrılar çoktan unutulmuş olsa da, ilk insanlarca yaratılmış olan mitoloji birtakım halk gelenek ve efsanelerinde yaşamaktadır. Periler, cinler ve cadılarla ilgili İrlanda ve Gal öyküleri büyük bir olasılıkla büyük, güçlü Kelt tanrılarının anlatıldığı efsanelerden kaynaklanır. Aynı şekilde devler ve cücelerle ilgili Alman ve İskandinav efsaneleri, bir olasılıkla eski İskandinav mitolojisine dayanır.

    Arkeologların son yıllarda Anadolu’da yaptıkları kazılarda elde edilen bulgular Anadolu efsanelerini zenginleştirmiş, tarihöncesinden beri süregelen ana tanrıça dininin kaynağına ilişkin yeni bilgiler edinilmiştir. Doğurganlık, toprak, bereket tanrıçası olan ana tanrıça değişik kültürlerde değişik adlarla anılmıştır. Anadolu’daki adı Kibele’dir.