Bilgi Diyarı

Aşağıdaki Kutu ile Sonsuz Bilgi Diyarı'nda İstediğinizi Arayabilirsiniz...

Eski Mısır

  • Okunma : 31

Taş Devri’nin başlangıç döneminde, Nil Irmağı kıyılannda avcılık ve balık­ çılık yapan insanlar yaşıyordu. O zamanlar, Nil’in dar ve bataklık vadisi ağaçlar, sazlar, kamış benzeri uzun saplı bir bitki olan papirüslerle örtülüydü. Binlerce yıllık bir aradan sonra Cilalı Taş Devri (Neolitik Çağ) insanları yavaş yavaş bataklıkları kuruttular ve köyler kurdular. Tarım yapmayı, dokumacılığı, hayvanları evcilleştirmeyi, çanak çömlek üretmeyi öğrendiler. Daha sonraları, güneşte pişmiş tuğlalardan evler ve cam yaptılar, topraklarını suladılar, bakırı işlediler. Yıllar yılı yağmur yüzü görmeyen, Akdeniz kıyılarından uzak bu topraklardaki insanlar için Nil’in yaşamsal bir önemi vardı. Nil yönünü değiştirdiğinde bu uygarlık yok oldu. Arkeologlar eski ırmak yatağının kıyısındaki çöllerde bu insanların mezarlarını buldular.

    İlk yazılı kayıtlar, Mısır topraklarının Kral Menes’in yönetiminde birleştirildiği İÖ 3100’e kadar uzanır. (Menes, Yunanca yazan eski tarihçilerin kullandığı addır. Bu kralın Mısır yazmalarında Narmer adıyla geçtiği sanılmaktadır.) Menes, Nil’e bir kanalla bağlanıp tarıma elverişli duruma getirilen başkent Menfis’i kurmuştur. “Beyaz duvarlı Menfis” 1.000 yıl boyunca başkent olarak kaldı. Kalıntıları bugünkü Kahire kenti yakınlarındadır.

Krallıklar

Yunanca yazan Mısırlı tarihçi Manethon, Mısır’ı yönetenleri 30 hanedan ya da aileye ayırmıştır. Günümüzde Eski Mısır yazısı ve tarihini inceleyen bilim adamları, Eski, Orta ve Yeni Krallıklar olarak adlandırdıkları dönemleri Eski Mısır uygarlığının en parlak çağları olarak değerlendirirler. İÖ 3100’deki başlangıcından İÖ 30’da Roma İmparatorluğu'nun bir parçası oluncaya kadar, Mısır uygarlığının belirleyici özellikleri değişmeden kalmıştır.

    Arkeologlar, 1. ve 2. hanedan krallarının Menfis yakınlarındaki Sakkara’da mı, yoksa Nil’in kaynağına daha yakın olan Abydos’da mı gömülü olduklarını kesin olarak saptayamamışlardır. Her iki yerde de benzer mezarlar bulunmuştur. Yağmalandıkları ve yakıldıkları için kral mezarlarının hangi bölgede yer aldığını saptamak çok güçtür. Masîaba denilen kenarları eğimli bu ilk kral mezarları, kayalarda açılan çukurların üstü çamurdan tuğlalarla örtülerek yapılırdı. Asıl mezar odası, zeytinyağı, şarap, bira ve çeşitli yiyecekler, ev eşyaları, bakır araçlar, taş ve çömlek vazolarla donatılmış odalarla çevrelenmişti. Bunlardan geriye pek bir şey kalmamış olsa da. Eski Mısırlılar’ın ileri bir uygarlığa ulaştıklarını gösteren yeteri kadar kalıntı vardır. Bir soylunun Sakkara’daki mezarında arpa lapası, bıldırcın, böbrek, güvercin yahnisi, balık, sığır eti, ekmek ve incirlerle dolu zengin bir sofra bulunmuştur.

    3. hanedanın ikinci kralı Zoser, Sakkara’ da ilk kez tümü taştan, basamaklı bir piramit yaptırdı. Planını veziri İmhotep’in yaptığı altı basamaklı piramit başlangıçta mastaba olarak düşünülmüştü. Piramitin altında Assuan graniti ile kaplı bir mezar odası vardı. Burası da, Zoser’in ailesinden kişilerin gömüldüğü mezar odaları ve galerilerle çevriliydi. Duvarları mavi çinilerle kaplı bu galerilerde çok sayıda taştan vazo bulundu.

    Mısır’daki en ünlü kalıntılar, Gize’de 4. hanedan döneminden kalma Keops, Kefren ve Mikerinos’un piramitleridir. Bu piramitler Dünyanın Yedi Harikası arasında yer alır. İkinci piramidin yakınlarında, kayadan oyma, yüzü Kral Kefren’in yüzüne benzeyen aslan gövdeli sfenks bulunmaktadır.

    İlk Mısır yazısı, hiyeroglif denen bir tür resimyazıydı. Hiyeroglif sözcüğü kutsal oymalar anlamına gelir. Mezarların ve tapınakların duvarlarına oyulan bu yazılar özenle kırmızı, sarı, yeşil, siyah ve maviye boyanırdı. Yazarken çok zaman almasına karşın, Mısırlılar bu yazıyı resmi belgelerinde kullanmayı sürdürdüler. Eski Krallık’ta hiyerogliften türetilen ama daha akıcı bir yazı biçimi olan hiyeratik kullanılmaya başlandı. Akıcı olması nedeniyle, hiyeratik papirüs üzerine kamış kalem ve mürekkeple yazılabiliyordu. Orta ve Yeni krallıklar döneminde geliştirilen bu yazıyı daha çok rahipler dinsel yazılarda kullandı. Demotik (halka ait) adı verilen bir başka yazı biçimi de, İÖ 7. yüzyılın başında 25. hanedan döneminde ortaya çıktı. Ptolemaioslar ve Romalılar dönemi boyunca gündelik yazışmalarda kullanıldı. İÖ 3. yüzyılın sonlarından başlayarak Mısır’a Yunan yazısı da girdi.

    Mısır yazısını 19. yüzyılın başlarında, İngiliz Thomas Young ile Fransız Jean François Champollion çözdü. Aynı metnin hiyeroglif, demotik ve Yunan alfabesiyle yazılmış olduğu Rosetta Taşı bu gizin çözülmesini sağladı.

    6. hanedanın son yıllarında, II. Pepi (Neferkare) döneminin ardından Mısır yabancıların istilaları ve iç savaşlar sonucu yaklaşık İÖ 2200’lerde tam bir çöküş devri yaşadı.

    İÖ 2040’ta başlayan Orta Krallık’la birlikte yeniden canlanan Mısır, topraklarını Nübye (bugünkü Sudan), Suriye ve Filistin’i de içine alacak biçimde genişletti. Artık, başkent yukarı Mısır’da Nil Irmağı’nın kıyısındaki Teb kentiydi. Sanat ve mimarlığın en ileri örneklerinin yaratıldığı bu dönemden günümüze çok az sayıda yapıt kalmıştır. 12. hanedan krallarından III. Amenemhet’in gömüldüğü tapınak olan Labirent, Eski Yunanlılar’ca bir dünya harikası olarak nitelendirilmişti.

    Mısır’da Orta Krallık’ı Hyksoslar’ın (Hiksoslar) istilasının ardından gelen ikinci bir çöküş dönemi izledi. Mısır’ı karışıklığa iten bu Asya kökenli halk ancak İÖ 1580’de geri püskürtülebildi. Mısırlılar, Hyksoslar’ı Filistin ve Suriye’ye kadar gerileterek, Afrika’daki Nil çağlayanlarından Fırat Irmağı’na kadar uzanan bir imparatorluk kurdular. 18. hanedanın en güçlü kralı III. Tutmosis, askerlik alanındaki başarılarının kayıtlarını, Teb yakınlarında bulunan Karnak’ta, Amon Tapınağı’nın duvarlarına kazıttı. Bu dönem, Mısır’ın gücünün ve zenginliğinin dorukta olduğu Yeni Krallık dönemidir. Günümüze kalan mezarlar ve tapınakların çoğu Yeni Krallık zamanında yapılmıştır. Yönetimdeki krallar bu hanedanın sonuna kadar güçlerini korudular. İÖ 1380’lerde Kraliçe Nefertiti döneminde Teb kentinin batısında Krallar Vadisi’nde kayalara oyulmuş büyük mezarlar yapıldı. Bunların arasında, Mısır’ın bu parlak döneminin sonuna doğru başa geçen genç Kral Tutanham on’un (İÖ 1361-1352) mezarı da bulunmaktadır.

İmparatorluğun Çöküşü

19. hanedan dönemi boyunca da güçlü krallar imparatorluğu korudular. II. Ramses büyük bir yapım programını gerçekleştirdi. İÖ 1200’lerde Deniz Kavimleri’nin akınları imparatorluğun çöküşünü hazırladı. III. Ramses yönetimindeki Mısırlılar, Deniz Kavimleri’ne karşı verdikleri üç büyük deniz savaşını kazandılarsa da, bir daha kendilerini toparlayamadılar. Asya’daki egemenliklerini yitirdiler. O sıralarda daha yeni kullanılmaya başlanan bir metal olan demirin elde edildiği kaynakların denetimini ellerinden kaçırdılar. Teb yakınlarındaki Ramses Tapınağı’nın duvarlarında, tarihte ilk kez resmi yapılan bu deniz savaşından sahneler yer almaktadır. III. Ramses öldürüldükten sonra yerine geçen krallar Mısır’ı yönetmekte başarılı olamadılar. Sonunda Mısır kuzey ve güney olarak ikiye bölündü, ayaklanmalar ve kargaşa tüm ülkeye yayıldı. Başkent, Teb’den Nil deltası üzerinde kurulu olan Tanis’e, daha sonra da Sais’e taşındı.

    Mısır’a saldıran Asurlular Menfis kentini ele geçirdiler. Menfis’i ve Teb’i yağmaladılar (İÖ 671-663). Sonunda Mısır İÖ 525’te Pers m paratorluğu’nun bir eyaleti oldu. Bu dönemde Mısır’ın başında bir Persli bulunuyordu ve Pers parası kullanılıyordu. İÖ 332’de III. Darius komutasındaki Pers ordusunu bozguna uğratan MakedonyalI Büyük İskender Mısır’ı işgal etti ve genarallerinden Ptolemaios’u vali olarak atadı. Büyük İskender İÖ 323’te öldüğünde, Mısır’ı aldıktan sonra kurduğu İskenderiye kentine gömüldü.

Ptolemaioslar

İskender’in generali I. Ptolemaios Mısır’da 300 yıl boyunca hüküm süren bir hanedanın kurucusu oldu. Mısır yeniden zenginleşti ve gelişti. Ne var ki, Ptolemaioslar yabancı oldukları ve savaş harcamalarını ağır vergiler koyarak halka ödettikleri için pek sevilmiyorlardı.

    Ptolemaioslar döneminde Dünyanın Yedi Harikası arasında sayılan İskenderiye Feneri yapıldı. Yunanca konuşulan tüm ülkelerden araştırma için gelen bilim adamları ile filozofların çalıştıkları görkemli bir kitaplığı olan Mouseion ya da akademi yine bu dönemde İskenderiye’de kuruldu. Bugün Eski Yunan düşüncesi üstüne bildiklerimizin çoğunu bu araştırmacılara ve tüm Mısır’ın her yanına yayılmış Yunan papirüslerine borçluyuz.

    Ptolemaioslar’ın sonuncusu, Augustus Caesar’a karşı Marcus Antonius’u destekleyen ve Aktium deniz savaşında donanmasının bozguna uğratılmasından sonra intihar eden Kleopatra’ydı. İÖ 30’da Mısır bağımsızlığını yitirdi ve Roma İmparatorluğu’ nun bir parçası oldu.

Mısır Uygarlığı

Eski Mısırlılar çok yaratıcı insanlardı. Piramitler gibi dev yapıları yapabilecek m ühendislik bilgisine sahiptiler. O dönemde m akaranın daha bulunmamış olmasına karşın kızaklar, silindirler ve kurdukları rampaların yardımıyla büyük kütleleri taşıyabiliyorlardı. 2. hanedan döneminden başlayarak bilinen tekerlekten ancak Yeni Krallık’ın başlangıç yıllarında yararlanılmaya başlandı. Mısır tarihi boyunca Nil başlıca ulaşım yolu oldu. Yıldızları gözleyen Mısırlılar, Ay’ın durumuna ve Güneş sistemine bakarak takvimler oluşturdular. Nil’in taşma zamanlarını göz önüne alarak, karmaşık bir sulama sistemi geliştirdiler. Tahıllarını depoladılar. Eski Krallık, Mısır’ın ilerde de sürdüreceği yaşam biçiminin belirlendiği bir barış ve gelişme dönemiydi.

    Kuru bir iklimi olan Mısır’da, başka bir yerde kısa sürede bozulacak olan giyecek, deri, kereste, yiyecek gibi şeyler özelliklerini koruyarak günümüze kadar geldiler. Bu kalıntılar ve mezar duvarlarına çizilmiş günlük yaşama ilişkin resimler bize Eski Mısırlılar’ın yaşam biçimini kapsamlı olarak açıklar.

    Mısırlılar ölülerini tuz ya da bir soda türü olan hidratlı sodyum karbonatla mumyalayarak yüzyıllarca saklamayı başardılar. Mumyalama işlemi hekimlerin insan bedenini ve iç organlarını yakından tanıyarak kapsamlı bir anatomi bilgisine sahip olmalarını sağladı. Mısır’da tarihin en eski tedavi ve ameliyat kayıtlarına rastlandı.

    Mısır sanatının geçmişi ilk hanedanlara kadar uzanır. Ne var ki, bu güzel resimleri, heykelleri ve takılan yapanlar zanaatçı olarak nitelendirildiği için hiçbirinin adları bugün bilinmemektedir.

Din

Eski Mısırlılar’ın birbirinden değişik çok sayıda tanrısı vardı. Çeşitli adları ve görünümleriyle Güneş de bunlardan biriydi. Ana Güneş tanrısı, asıl tapmağı Heliopolis’te olan Ra idi. Ayrıca her kentin tanrıları vardı. Teb kentinin tanrıları Amon, Mut ve oğulları Hors; Menfis kentininkiler ise Ptah, Sekhmet ve Nefertum ’du. Mısırlılar yaradılışın temeli olan, Nun adını verdikleri fırtınalı suların çalkalanması sonucu dünyanın balçıktan yaratıldığına inanıyorlardı. Bu oluşum bir günde değil, her gün doğan Güneş’in etkisiyle yavaş yavaş gerçekleşmişti. Önce bir tepecik oluşmuş, üzerinde bitkiler yetişmiş, ardından kuşlar ve öteki hayvanlar ortaya çıkmıştı.

    Mısır’da siyasal ve ekonomik olarak hangi kent güçlenir ve zenginleşirse, o kentin tanrıları da ülke çapında önem kazanır ve ünlenirdi. Örneğin Yeni Krallık’ta, Teb tanrısı Amon Teb’in başkent olmasıyla önem kazandı. Çok geçmeden de güçlü tanrı Ra ile birleştirilerek Amon-Ra adını aldı. Mısırlılar için ölümden sonraki yaşam çok önemliydi. Böylece, ölüler tanrısı Osiris de başlıca tanrılar arasına girdi. Osiris’le birlikte, eşi İsis’e ve oğlu Horus’a da tapıyorlardı. Bu üç tanrıya tapınma Roma İm paratorluğu’nda da yaygınlık kazandı.

    Mısırlılar tanrılarını çoğunlukla hayvan, bazen de insan biçiminde düşünürler, onlara barınmaları için tapmaklar yaparlardı. Bu tapmaklarda rahipler totemlerin, tanrı heykellerinin ya da tanrının göründüğü biçimlerden biri olarak düşünülen Apis öküzü, şahin, keçi, timsah gibi hayvanların hizmetinde çalışırlardı.

    İnsanların öldükten sonra, kayığıyla cennette dolaşan Güneş tanrısı Ra’ya eşlik ettiğine inanılırdı. Mısırlılar için bu cennet Nil’den başka bir yer olamazdı. İnanışlarına göre, öteki dünya, tıpkı gecenin 12 saati gibi, 12 bölüme ayrılmıştı ve altıncı bölümde yargıç Osiris oturuyordu. Burada, ölen kişinin yüreği ile Gerçeğin Tüyü tartılarak karşılaştırılırdı. Yürek çok ağır ya da çok hafifse ölü korkunç canavarlara atılırdı. Uygun ağırlıktaysa, kişi sonsuza kadar cennette yaşardı.

    Mısırlılar ölümden sonra yaşamın tıpkı dünyadaki gibi süreceğine inandıkları için, öte dünyada kendilerine gerekecek hemen her şeyi mezarlarına koydurturlardı. Önceleri mezarlara evlerin, tahıl ambarlarının, kayıkların, sığırların, ekmek ve şarap hazırlayan hizmetçilerin yapay örneklerini koydular. D aha sonraları aynı amaçla, gereksinim duyacakları şeylerin resimlerini mezar duvarlarına çizdiler.