Bilgi Diyarı

Aşağıdaki Kutu ile Sonsuz Bilgi Diyarı'nda İstediğinizi Arayabilirsiniz...

Heykel

  • Okunma : 37

Heykel, kilden, alçıdan, tahtadan, metalden, mermerden ya da taştan oyma, yontma, yoğurma, dövme gibi çeşitli yöntemlerle biçim verilerek yapılan yapıtlara denir. Bir düzlem üzerinde yer alan resimden farklı olarak heykelin eni, boyu, yüksekliği yani belirli bir hacmi vardır. Değişik açılardan bakıldığında farklı görünümler verir.

    Heykel çoğunlukla içinde bulunduğu ortamla ilişki içindedir ya da bulunduğu yerin ayrılmaz bir parçası durumundadır. Heykellere tapınaklarda, saraylarda, parklarda, alanlarda, mezarlıklarda rastlanır. Özel günlerin ve önemli kişilerin anısına yapıldığı gibi salt güzel bir şey yaratma kaygısıyla da yapılagelmiştir. Tarihsel yapıların çoğu sütunlara oyulmuş heykellerin yanı sıra çiçek, yaprak ya da çeşitli kabartmalarla bezelidir.

    Tarih boyunca heykel sanatında başlıca taş ve mermer kullanıldı. Çağdaş heykelciler ise amaçlarına uygun olan her türlü gereçle çalışırlar. Heykelin türü büyük ölçüde kullanılan gereçlere bağlıdır. Dış etkilere son derece dayanıklı olan taş anıtsal heykellerin, sade ve görkemli kabartmaların ve oymaların yapımına uygundur. İnce ve ayrıntılı oymalar için ise kolaylıkla işlenebilen tahta kullanılır. Kil yumuşak ve esnektir. Elle biçimlendirilebildiği için daha ince çalışmalarda kullanılır.

    Sözgelimi bir heykelci narin bacaklı bir hayvan olan at heykelini taştan oymaya kalkarsa, daha yapıt tamamlanmadan gövdenin ağırlığı bacakların kırılmasına yol açacaktır. Aslan, kaplan gibi gövdeyi taşıyabilecek kalın bacaklı hayvanların heykelleri için taş daha uygundur. İnce bacaklı bir at yapmak için ise en uygun gereç tahta ya da tunçtur. Her iki gereç de hem hafif, hem de dayanıklıdır.

    Heykel yapımı yetenek, bilgi ve beceri gerektiren bir iştir. Bir heykelci taşı ya da tahtayı oymak için gereken kesici araçları kullanmayı becerdikten başka, büyük bir taşı pürüzsüz ve düzgün olarak biçimlendirebilmelidir.

Heykel Nasıl Yapılır?

Heykelcilikte başlıca üç yöntem kullanılır: Oyma, döküm ve biçimlendirme. Uygulanacak yöntem kullanılan gerece göre değişir.

    Eskiçağdan bu yana kullanıldığı bilinen en eski yöntem oymadır. Ülkemizdeki tarihsel kalıntılarda ve müzelerde yer alan Eski Yunan ya da Roma heykelleri bu yöntemle yapılmıştır. Heykelci bir taş kütleyi keski, çekiç, törpü, eğe ve matkap gibi kesici araçlarla oyup yontarak istediği biçimi verir. Tahtadan yapılan heykellerde de aynı yöntem kullanılır.

    Metal heykellerde döküm yöntemi uygulanır. En çok kullanılan metaller demir, bakır, kurşun ile pirinç ve tunç gibi alaşımlardır. Çağdaş heykelciler çoğunlukla alüminyum ve paslanmaz çelik kullanırlar. Bu yöntemde önce yapılmak istenen heykelin kilden bir modeli hazırlanır. Model sıvı alçı ile kaplanır. Alçı kil modelin biçimini alarak donar ve katılaşır. Sonra kil model alçı kalıbın içinden çıkarılır. Boşaltılan kalıba içindeki boşluğu dolduracak biçimde sıvı alçı dökülür. O da donup katılaşınca dış kalıp düzgün bir biçimde kesilerek modelden ayrılır. Kalıbın içindeki boşluğa bu kez de sıvı durumdaki metal dökülerek soğumaya bırakılır. Metal katılaşınca dış kalıp eklem yerlerinden ayrılarak çıkarılır. Böylece son ürün ortaya çıkmış olur. Büyük boyutlu heykellerde kilin ağırlığını taşıması için önceden bir heykel iskeleti yapmak gerekir. Armatür adı verilen bu iskelet sağlam, bükülebilir, neme dayanıklı bir gereçten yapılmalıdır. Bu iş için en uygun gereçler kurşun, tahta ya da çelik çubuklardır. Heykelin türüne göre bunların birkaçı bir arada da kullanılabilir. Bu yöntemde armatürün dışına kil sıvanarak model hazırlanır.

    Biçimlendirme için kil gibi yumuşak gereçler kullanılır. Elle yoğrularak biçim verilen kil bir süre kendi kendine kurumaya bırakılır. Daha sonra yüksek ısılı bir fırında pişirilerek sertleştirilir. Pişirilen nesnenin içinin boş olması gerekir. Yoksa kilde bulunan hava kabarcıkları pişirme sırasında genleşerek heykelin çatlamasına yol açar. Biçimlendirme işleminde heykele asıl biçimini veren heykelcinin elleridir.

    Kilden çanak çömlek gibi modeller yapmanın geleneksel yöntemlerinden biri de kangal (sarmal) tekniğidir. Kil önce avuç içinde yılan gibi upuzun yuvarlanır. Sonra bu yuvarlak şeritler halkalar oluşturacak gibi üst üste konarak model aşağıdan yukarıya doğru biçimlendirilir. Yuvarlak bir çukur kap ya da kavanoz türünden nesnelerin yapımında başvurulan bu yöntem baş ya da gövde yapımına uygun değildir. Çünkü kil bu biçimde kullanıldığında çok çabuk sertleşir ve düzeltmeler ya da değişiklikler için fazla zaman tanımaz.

    Metal çubuklar, borular, cam, kumaş, tel ya da ip gibi çok çeşitli gereçlerin bir arada kullanıldığı heykeller de vardır. Bunları bir araya getirmek için lehimleme, dövme gibi teknikler uygulanır. Çağdaş heykel sanatında yaygın olarak kullanılan bu yönteme birleştirme yöntemi denir.

Eskiçağ

Binlerce yıl önce yaşayan ilk insanlar ellerindeki ilkel araçlarla ağaç, kemik ve taşları kesip oyarak basit heykelcikler yapmış, mızrak ve baltalarını, çeşitli figürler kazıyarak süslemişlerdi. Yaşadıkları mağaraların duvarlarına ise hayvan ve av resimleri yaptılar. Bunlar resimle heykel sanatı arasında bir tür olan kabartmalardı.

    Tarihte ilk heykel örneklerinin günümüzden 15 bin yıl önce, Yontma Taş Devri’nde ortaya çıktığı sanılmaktadır. Yunanistan’da, Girit Adası’nda ve Kıbrıs’ta İÖ 3500’den İÖ 1000’e kadar süren Tunç Çağı’ndan kalma çanak çömlekler, tunç, fildişi ve pişmiş topraktan tanrıça ve kadın heykelcikleri, boğa başı biçiminde taş oyma kaplar ve mühürler bulunmuştur. Günümüzden yaklaşık 5.000 yıl önce Mısır ve Mezopotamya’da yaşayanlar, mimarlık ve heykel sanatında çok ileriydiler. Yapıtlarının çoğunda granit, bazalt gibi sert taşlar kullandılar. Günümüzde ancak güçlü çelik araçlarla kesilebilen bu taşları o dönemde çelik yapımını bilmeyen Mısırlılar’ın nasıl yonttuğu hâlâ merak konusudur. Çoğu önden bakılmak için yapılmış olan bu heykellerin yalnızca üç yanı işlenmiş, arka yüzleri ise düz bırakılmıştır. Mısırlılar ölülerinin öteki dünyada yalnız kalmaması ve bakımlarının sağlanabilmesi için, mezarlarına köle ve hayvan heykelcikleri koyar, mezar duvarlarını heykeller ve kabartmalarla süslerlerdi. Bu kabartmaların bazılarında tarlada çalışanlar, güreşçiler, avcılar, çeşitli hayvan figürleri ve tören sahneleri yer alır. Mısır’da İÖ 2040’ta başlayan Orta Krallık döneminde hüküm süren firavunlar piramit biçiminde dev boyutlu mezarlar, görkemli tapmaklar yaptırdılar. İnsan boyunun dört beş katı büyüklüğündeki heykeller ve duvar kabartmalarıyla bezenen bu tapınakların yapımında binlerce köle çalıştırıldı. Nil vadisindeki sarp kayalıklarda yer alan ve güneş tanrısı Amon-Ra’ya adanan Abu Simbel Tapınağı’nın girişinde II. Ramses’ in 20 metre yüksekliğinde dört tane anıtsal heykeli vardır.

    Heykel sanatının en güzel örnekleri ise Eski Yunan’da İÖ 450-400 arasında yapıldı. Heykellerinde insan vücudundaki canlılığı ve hareketi yansıtmayı başaran Yunanlı heykelciler son derece doğal ve gerçekçi bir anlayışla eşsiz güzellikte yapıtlar yarattılar. Yunanlılar heykellerini genellikle canlı renklere boyarlardı. Mısır’da olduğu gibi Yunanistan’da da tapınaklar heykeller ve duvar kabartmalarıyla süslenirdi. Kabartmalarda çoğunlukla savaş ya da efsaneleri canlandıran sahnelere yer verilirdi. Eski Yunan’dan kalma tapınakların en ünlüsü Atina’daki Parthenon’dur. Tapınağın çatısının hemen altında yer alan friz kuşağı çeşitli kabartmalarla bezenmiştir. (Friz, yapılarda uzun, şerit biçimindeki bezeme kuşağına verilen addır.) Tapınakta bilgelik, beceri ve savaş tanrıçası Athena’nın ünlü heykelci Phidias’ın yaptığı fildişi ve altından büyük bir heykeli vardır.

    Eski Yunanlıların tanrı ve tanrıça heykelleri insan ölçülerinde dingin bir güzellik taşıyordu. Bu heykellerin en ünlülerinden biri de güzellik tanrıçası Afrodit’in (Venüs) heykeli Milo Venüsü’dür. Dönemin usta heykelcilerinden Praksiteles’in çocuk tanrı Dionysos’u kollarında taşıyan Hermes heykeli Eski Yunan’da heykelciliğin ne kadar gelişkin olduğuna örnektir. Yunanlı heykelciler tanrı heykellerinin yanı sıra disk atan atletler, güreşen sporcular gibi sağlam vücutlu erkek heykelleri de yaptılar. Mermere inanılmaz bir hareketlilik ve canlılık vermeyi başardılar.

    Romalılar Yunanlılar’ın mermer oyma yöntemlerini taklit ettilerse de hiçbir zaman onlar kadar başarılı olamadılar. Mermerin yanı sıra tunç da kullanan Romalı heykelciler, özellikle büst adı verilen portre heykelciliğinde ustalaştılar. Romalı soyluların ve seçkinlerin heykellerinden ve büstlerinden çoğu zamanımıza kadar gelmiştir.

    Heykel sanatı eskiçağlarda dünyanın öteki ülkelerinde de gelişti. Çinli heykelciler yeşim ve kristal gibi yarı değerli taşlardan yaptıkları heykelciklerle ün kazandılar. Son derece sert olan bu taşlar ancak elmas ve korindon gibi daha sert taşlarla yontulabiliyordu. Uzun ve sabırlı bir çalışma gerektiren bu oymalar bazen babadan oğula geçerek üç kuşakta tamamlanabiliyordu. Oymaların konuları genellikle hayvanlar ya da efsane kahramanlarıydı. Pişmiş topraktan gerçekçi bir üslupla yapılmış bu heykeller arasında atlar, develer, insanlar ve ejderhalar yer alıyordu. Hindistan’da heykel çoğunlukla yapıları ve tapınakları süslemek amacıyla kullanıldı. Tapınak duvarları çeşitli hayvan ve kuş figürlerinin yanı sıra ejderha, şeytan gibi doğaüstü yaratıkları betimleyen kabartmalarla süslenirdi. Güney Amerika’da gelişen Aztek, Maya ve İnka uygarlıkları döneminde sert taştan oyulmuş büyük boyutlu heykellerin yanı sıra pişmiş topraktan heykelcikler de yapıldı. Geleneğe göre her 52 yılın sonunda, bir dönemin bittiğini belirtmek amacıyla kilden yapılan çanak çömlekler yok edilir ve yerine yenileri yapılırdı.

Ortaçağ

5. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun Avrupa’daki egemenliği sona erince heykel sanatı da canlılığını yitirdi. İlk Hıristiyanların tapınmak amacıyla kurdukları yapılar küçük ve gösterişsizdi. Hıristiyanlık kurumlaşıp güç kazandıkça daha büyük kiliseler yapılmaya başlandı, kabartmalar ve bezemeler önem kazandı. 11. ve 12. yüzyıllarda Romalılar’ı taklit eden Avrupalılar pencereleri ve kapıları kemerlerle, iç bölümleri ise görkemli sütunlarla süslediler. Sütun başları çiçek ve yaprak desenleri ya da Kutsal Kitap’taki efsaneleri konu alan karmaşık ve ayrıntılı figürlerle bezendi.

    12. yüzyılın sonlarında ve 13. Yüzyılda gelişen Gotik mimarlık döneminde yapılan görkemli katedraller sivri kuleleri, ince, uzun sütunlarıyla anıtsal bir görünüm kazandı. Yapıların hemen hemen her yanı taştan heykeller ve kabartmalarla bezendi. Yapıyla eşsiz bir uyum sağlayan bu heykellerin en güzel örneklerine Fransa’daki Chartres ve Reims kentindeki katedraller ile Paris’teki Nötre Dame Katedrali’nde rastlanır. Chartres Katedrali’nin kuzey ve güney kapılarında Hz. İsa ve havarilerinin yanı sıra azizlerin, meleklerin, peygamberlerin, kralların heykelleri vardır. Reims Katedrali’nde ise tarlalarda çalışanları, gerçek ve doğaüstü hayvanları betimleyen kabartmalar yer alır.

İtalya'da Heykel Sanatı

Aynı dönemde İtalya’da heykelcilik yukarıda anlatılandan daha farklı bir biçimde gelişti. Roma yapılarına benzetilerek yapılan ilk kiliselerde yer yer eski Roma kalıntılarına ait taşlar kullanılmıştı. 13. yüzyılda bazı heykelciler yapıtlarını kendi düşünceleri doğrultusunda özgün bir üslupta biçimlendirmeye başladı. Bu heykelcilerden en ünlüsü Gotik sanatına tazelik ve güç katan Pisalı sanatçı Nicola Pisano’dur. Pisano’nun en ünlü yapıtlarından biri Siena Katedrali’ndeki mermer vaiz kürsüsüdür. Kürsünün yanlarında Hz. İsa’nın yaşamından sahneleri betimleyen oymalar İtalya’da o güne kadar gerçekleştirilmiş sanat yapıtlarının en canlı ve en özgün örneğini oluşturuyordu. 14. yüzyılda İtalya’da Rönesans önce heykelcilikte kendini gösterdi. O dönemde Pisalı bir başka sanatçı Andrea Pisano, Floransa Vaftizhanesi’ne yaptığı tunç kapılarla tanındı. Kapı kanatları Vaftizci Yahya’nın yaşamından sahnelerin yer aldığı 28 panodan oluşuyordu. Bir yüzyıl sonra Lorenzo Ghiberti yapıya bir çift tunç kapı daha ekledi. Michelangelo’nun “Cennet’in Kapısı” olacak kadar güzel bulduğu bu kapılar da, Pisano’nunkiler gibi panolardan oluşuyordu. İnsan figürleri son derece güçlü ve gerçekçi bir üsluptaydı.

    Kuzey Avrupalı heykelciler insanı doğallıktan uzak ve ulaşılmaz bir varlıkmış gibi betimlerken, aynı dönemde İtalyan heykelciler gerçekçi bir üslupla canlı, doğal ve yaşama sevincini yansıtan heykeller yaptılar. Bu heykelcilerin en yeteneklilerinden biri de Donatello’ydu. Sanatçının acı, sevinç gibi duyguları yansıtan heykelleri neredeyse konuşacak ya da hareket edecek gibiydi. 15. yüzyılın ünlü sanatçılarından Andrea del Verrocchio ise insan bedeninin gücünü olanca diriliğiyle yansıtmayı başardı.

    15. yüzyılda sanatçıların yapıtlarını toplayan soylular ve zenginler, dinsel konulu heykellerin yanı sıra gündelik yaşamdan görüntüleri konu alan heykellere de ilgi duymaya başlamışlardı. Verrocchio’nun, kucağında yunus taşıyan neşeli melek heykeli ile atının üzerinde dimdik oturan Venedikli askeri dönemin en çarpıcı örnekleriydi.

    Gelmiş geçmiş en büyük sanatçılardan olan Michelangelo ise aynı dönemde dinsel konulu heykeller yaptı. Duygusal gerilimi taşa geçirmekte yetkin bir düzeye ulaşan Michelangelo’nun yapıtları cesur ve güçlüydü. Mermer bloklardan yonttuğu, zincirlerinden kurtulmak için çabalayan köle ya da Davud ve Musa gibi heykelleri olağanüstü bir anlatım gücüne sahiptir.

17. Yüzyıldan Günümüze

Michelangelo’dan sonra gelen heykelciler taşa her istedikleri biçimi kolayca verebilecek kadar yetkinleştiler. Ne var ki, bazı heykelciler duygularını yansıtmaktansa yontma sanatındaki yeteneklerinin üstünlüğünü sergilemeyi yeğledi. 17. yüzyılın ünlü heykelcilerinden Gian Lorenzo Bernini daha 17 yaşındayken, hiçbir yaprağı ötekine benzemeyen bir ağaç yontarak yeteneğini kanıtlamıştı. En başarılı yapıtlarından biri Roma’daki Dört Irmak Çeşmesi'dir.

    Büyük boyutlu, görkemli, uçuşuyormuş izlenimi veren, hareketli figürler, kıvrımlar ve süslemelerin egemen olduğu bu yeni üsluba barok sanat adı verilir. İtalya’nın dışındaki ülkelerde de yaygınlaşan barok sanatı, fazla süslü ve gösterişli bulan bazı sanatçılar daha yalın ve sade bir biçim arayışına yöneldi. Bu arayış Eski Yunan heykellerindeki klasik üslubun yeniden gündeme gelmesine yol açtı. Aynı anlayışı benimseyen Fransız heykelci Jean Antoine Houdon (1741-1828) dinsel ve mitolojik konulu yapıtların yanı sıra birçok ünlü kimsenin büstünü de yaptı. Modelinin kişiliğini yapıtına ustaca yansıtmasıyla tanındı. Büstünü yaptığı ünlü kişiler arasında George Washington, Jean-Jacques Rousseau ve Voltaire de vardı. Mitolojik yapıtı Diana’nın ise, çıplak olduğu gerekçesiyle zamanında sergilenmesine izin verilmemişti.

    18. yüzyılın sonlarında heykel sanatında klasik Yunan heykellerinin yalın, dingin çizgileri yeniden ağırlık kazandı. Ama heykeller artık Eski Yunamda olduğu gibi elle yontularak yapılmıyordu. Sanatçı heykelin önce kilden bir modelini çıkarıyor, profesyonel bir taş yontucusu da özel bir kesme makinesiyle modelin mermerden bir kopyasını yapıyordu.

    19. yüzyılda eski oyma ve yontma yöntemleri iyice unutuldu. Heykelcilerin hemen hepsi döküm yöntemiyle çalıştı. Bu yüzyıla damgasını vuran Fransız Auguste Rodin, Michelangelo’dan sonra gelen en büyük heykelcidir. Yaşadığı dönemin heykel anlayışına taban tabana zıt olan Rodin’in heykelleri yaşıyormuşçasına canlı yapıtlardır. Rodin’le aynı dönemde yaşamış olan Camille Claudel (1864-1943) çok genç yaşta yeteneğini kanıtlamış bir kadın sanatçıydı. Bir süre Rodin’in atölyesinde çalıştıktan sonra kendi atölyesini açtı ve 20. yüzyılın başında kadın olmasının getirdiği birçok engelle karşılaştı. Yaşamının son 30 yılını kapatıldığı akıl hastanesinde geçiren Camille Claudel’in günümüze kadar gelen yapıtları arasında Rodin büstü, Çacountala ve La Vals sayılabilir.

    19. yüzyılın ikinci yarısında Auguste Rodin ve öbür sanat dallarından sanatçıların geleneksel üsluplara karşı çıkışları, 20. Yüzyılda yepyeni bir üslup ve biçim arayışına dönüştü. Bu gelişmeler öteki sanatlarda olduğu gibi heykelcilikte de Kübizm, Gerçeküstücülük gibi yeni akımların ortaya çıkmasına yol açtı. İngiltere’de modern heykelciliğin öncüsü Sir Jacob Epstein’ın yapıtları ilk bakışta, insanları irkiltse de, ilgi çekmeyi başardı.

    Yenilikçi genç heykelciler heykelin mimarlıktan bağımsız olduğunu, belirli bir nesneye benzetilmesine gerek duyulmadan kendi başına bir güzellik taşıdığını ve anlatım gücüne sahip olduğunu savundular. Bu sanatçılardan biri de Romen asıllı heykelci Constantin Brancusi’ydi (f876-1957). Çağdaş soyut heykelin öncüsü sayılan Brancusi bir köylü ailesinden geliyordu. Tahta oyma tutkusu çok küçük yaşta başlamıştı. Okuma yazmayı kendi kendine öğrenen Brancusi, 18 yaşına gelinceye kadar birçok işe girip çıktı. 1896’da Bükreş Güzel Sanatlar Okulu’na girmeyi başardı. Olanaklarını zorlayarak Paris’te çalışmaya başladı. Yapıtlarına büyük bir hayranlık duyduğu Rodin’in etkisinde ve gölgesinde kalmamak için, onun atölyesinde çalışmayı kabul etmedi. Brancusi’nin heykelleri yalınlıkları ve geometrik biçimleriyle dikkati çeker. Modellerini önce meşe ya da kestane ağacından yontan sanatçı, daha sonra bunları mermere ya da tunca uyguladı. Gökyüzüne doğru sonsuza kadar uzanabileceği izlenimini veren, üst üste konmuş simetrik parçalardan oluşan Sonsuz Sütun Brancusi’nin soyut heykellerinin en güzel örneklerinden biridir. Brancusi’nin atölyesinde bulunan 80’in üzerinde heykel, kendi yaptığı mobilyalar, kullanmış olduğu araç ve gereçler bugün Paris Kenti Modern Sanat Müzesi’ndedir.

    İngiliz heykelci Henry Moore ise bir Meksika yağmur tanrısı heykelinden esinlenerek, uzanmış kadın temasını işlediği bir dizi heykel yaptı. Moore yapıtlarında kullandığı gereçlerin doğal yapısını ve dokusunu bozmamaya özen gösterdi. Yontma tekniğini yeniden gündeme getiren sanatçı, çalıştığı gereçleri, doğal özelliklerini öne çıkaracak biçimde işledi. Heykellerinin rüzgârdan aşınıp oyulmuş kütlelere benzemesinin nedeni budur.

    İsviçreli Alberto Giacometti (1901-66) kibrit çöpü inceliğindeki heykelleriyle sanata yeni bir duyarlılık ve gerçeklik anlayışı getirdi.

    20. yüzyılda heykelcilik konu, gereç, yöntem ve üslup açısından büyük bir çeşitlilik kazandı. Çağdaş heykelciler eski yontma ve biçimlendirme yöntemlerinden vazgeçerek demir, çelik, alüminyum, plastik gibi yeni gereçleri birleştirme yöntemiyle çalışmaya başladılar. Günümüzün en ilginç yeniliklerinden biri de, asılı ya da dengede duran öğelerin motor gücü ya da hava akımı ile hareket ettirildiği “mobil” denen heykel türüdür. Bu heykelin yaratıcısı ABD’li Alexander Calder’dir.

Afrika ve Pasifik Adaları'nda Heykel

19. yüzyılın sonunda batılılarca keşfedilen Afrika heykelleri Derain, Picasso ve Matisse gibi sanatçıları çok etkiledi. Afrikalılar’ın ahşap heykel ve maske geleneği yaşamlarına sıkı sıkıya bağlıydı. Bunların yapımı tarlalarda bereketi artırmak, insanların ömrünü uzatmak, kötü ruhları kovmak, hastaları iyileştirmek türünden istekler doğrultusunda sürüyordu. Özgünlükleri ve büyük bir ustalıkla yapılmış olmaları dolayısıyla hayranlık uyandıran bu heykel ve maskeleri yapanlar tarlalarda çalışan sıradan köylülerdi. Afrika’da heykeller işlenebilecek ağacın bulunduğu yerlerde tahtadan yapılırdı. Demir, bakır alaşımları, fildişi, taş, pişmiş topraktan olanları da vardır.

    Avustralya da içinde olmak üzere Pasifik Adaları’nda ilkel araçlarla yaratılan heykel ve maskelerin de işlevsel amaçları vardır. Tanrıların gözüne girmek, ataların ruhlarını hoşnut etmek, iyi ürün almak ve önemli günleri kutlamak için yapılırlar. Bunlar, taştan ve tahtadan dev boyutlu anıtlardan, ince işlenmiş duvar kabartmalarına kadar büyük bir değişiklik gösterir.